SAHİH-İ MÜSLİM

     Konular Numaralar  

 

 

1773 nolu Hadis’in İzahı:

 

Bu hadîsi Buhâri «Bed'ü'l-Halk, Cihâd, Tefsir, Şehâdât, Cizye, Edeb, îmân, ilim, Ahkâm, Megâzî, Haber-i vâhid» ve «istizan» bahislerinde; Ebû Dâvûd «Edeb» bahsinde; Tirmizî «istîzân»'da; Nesâî «Tefsir»'de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir. «Sünen» sahiplerinden onu tahrîc etmeyen yalnız îbni Mâce olmuştur.

 

Hz. Ebû Süfyân'ın bahsettiği müddetten maksat: Hudeybiye anlaşmasıdır. Bu anlaşma hicretin altıncı yılı sonuna doğru yapılmıştı. Ebû Süfyân (Radiyallahu anh) o zaman henüz müslüman olmamıştı.

 

Busrâ: Havran şehrinin adıdır. Şamla Hicaz arasında, güneyde Taberiyye gölü kıyılarına kadar uzanan, toprağı mahsuldar bir yerdir. Bir rivayette imparator Hirakı, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den gelen mektubu Kudüs 'teki Beyt-i Makdis'de okumuştur. Mektubu alınca: «Bu adamın kavminden burada kime var mı?« diye sorması akrabası onun iç ve dış ahvâlini herkesten iyi bileceği içindir. Bir de akrabadan olmayanlar bir kimsenin soyuna sülâlesine dil uzatabilirler; fakat akraba bunu yapmaz. Hz. Ebû Süfyân o zaman Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in belli başlı düşmanlarından biri olduğu için onun hakkında yalan söyleyerek imparatorun gözünden düşürmek, kin bağlatmak gibi şeyler düşünmüşse de, yalanı derhal Mekke müşriklerine ulaştırılarak kendinin gözden düşmesine sebep olacağını bildiği için buna cesaret edememiştir. Bu hal yalanın islâm'da olduğu gibi. câhiliyet devrinde de çirkin sayılırdığını gösterir.

 

Görülüyor ki Hirakı Hz. Ebû Süfyân'a birçok suâller sormuş; aldığı cevaplar neticesinde : «Nebiler de böyle idi» demiştir. Hattâ bu suâl ve cevapların sonunda âhir zaman Nebiinin çıkacağını bildiğini de söylemiştir. Acaba bunları nereden bilmiştir? Ulemâ bunları geçmiş kitaplardan öğrendiğini veya aklî karinelerle bildiğini söylerler. Filhakika incil'de Ahmed isminde bir âhir zaman Nebii geleceğinin bildirildiğini Kur'an-ı Kerim haber vermektedir. Ancak hıristiyan papazları islâm'a olan düşmanlıklarından dolayı bunu tahrif ederek gizlemişlerdir. Son devrin Osmanlı ulemâsından Abdullâtîf Harpûtî merhum «Tenkîhu'l-Kelâm...» adlı eserinde bundan bahsetmiştir.

 

Hirakl'in huzurunda Hz. Ebû Süfyân'i öne, arkadaşlarını onun arkasına oturtmaları —bazı ulemâya göre— şayet Ebû Süfyân yalan söyleyecekse sıkılmasın diyedir. Çünkü bir kimsenin yüzüne karşı yalan söylemek insana güç gelir.

 

HirakI'in sualleri manidardır. ibni Battal diyor ki : Hirakl'in haberleri ve her haberi ayrı ayrı sorması eski kitaplardan almadır. Zîra bütün bu sordukları, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in, ellerindeki Tevrât'la incîl'de yazılı evsâfıdır.»

 

Hirakl suâllerine hasebten başlamıştır.

 

Haseb: Soy sop, şeref, asalet demektir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in âsîl bir aileden geldiği cevabına karşı: «Nebiler de böyledir; kavimlerinin asaletlilerinden gönderilirler!» demiştir. Bundaki hikmet: Asilzadenin bâtıla intisab etmekten uzak kalması ve insanların kendisine kolaylıkla inanmasına sebep olmasıdır. Nebilere evvelâ insanların zayıf tabaksının îmân etmesi ise, eşrafın kendileri ayarında birinin öne geçmesini bir izzet-i nefis meselesi yaparak çekememelerinden ileri gelir. Zayıf tabakanın böyle bir dâvası yoktur. Onun için hakka kolaylıkla inkıyâd ederler.

 

Dînden dönen olup olmadığını sorması, bir insanın hakikatini bilerek girdiği bir işten dönmeyeceği malûm olduğu içindir. Bâtıla saplanan ise bir müddet sonra hatasını anlayarak ondan vaz geçer. ,

 

Vefasızlık suâline gelince: Vefasızdan Nebi olmayacağını Hirakl bilirdi. Zîrâ dünya menfaatleri peşinde koşan bir adam bu uğurda sözünden dönme, aldatma gibi şeylere tevessül edebilir; fakat âhiret için çalışan asla bu gibi şeylere tenezzül etmez.

 

Bu suâl cevap faslı bitekten sonra Hirakl: «Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o hakîkaten Nebidir. Onun çıkacağı­nı biliyordum... Yanında olsam ayaklarını yıkardım!..» gibi îmânına delâlet eden sitayişkâr sözler söylemiştir. Hattâ Buhâri'deki rivayetin sonunda Romalılar'a şöyle hitâb etmiştir :

 

«Ey Romalılar! Felaha, hakka ermeyi ve mülkünüzün elinizde kalmasını ister misiniz! O halde bu Nebie tâbi' olun!..» Hadîsin devamı şöyledir:

 

«Bunun üzerine Romalılar vahşî eşekler gibi kapılara koştular; fakat onları kapalı buldular. Hirakl onların kaçışını görüp îmândan ümidini kesince: Bunları benim yanıma iade edin! dedi ve kendilerine şunu söyledi: Ben demin size söylediğim sözümü sizin dîninize olan metanet ve gayretinizi denemek için söyledim; bunu da gördüm!..»

 

Artık Romalılar kendisine secde ettiler; ondan razı oldular. işte Hirakl'in son hâli bu idi. «Acaba Hirakl hakîkaten îmân etmiş mi îdi?»

 

Ulemâ bu suâlin cevabında mütereddit görünüyor. Bâzıları son olarak: «Ben sizi denemek için öyle söyledim.» demesine bakarak islâm'ı kalben tasdik etmediğine kail olmuş, fakat allâme Ayni buna i'tirazla: «Caiz ki, bu sözü, kaçtıklarını görünce kendisini öldüreceklerinden korktuğu için söylemiş; bununla onları iskât ve tatmin etmek istemiştir. Kalbindekine biz nereden vâkıf olalım; bu sözün kalbin tasdiki ile söylenip söylenmediğini nereden bilelim!» demiş; sonra şunları söylemiştir: «Lâkin Nevevî diyor ki : Hirakl'in (Bilmiş olsam ona kavuşmak külfetini göze alırdım...) sözünde bir mazeret yoktur. Çünkü Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in bak Nebî olduğunu bilmişti. Ancak tahtına kıyamadı; riyasete rağbet gösterdi. Ve bunları islâm'a tercih etti. Bu cihet «Sahîh-i Buhâri»de sarahaten beyan edilmiş :

 

(Eğer Allah Teâlâ onun hidâyetini dilese idi kendisini Necâşî gibi muvaffak kılar; riyaset de elinden gitmezdi.) denilmiştir.»

 

Ebû Ömer: «Kayser, Resûllulah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e îmân etmiş, fakat patrikleri razı olmamıştır.» diyor. Kayser, Roma imparatorlarına verilen unvandır. Nitekim Habeş imparatorlarına Necâşî, Yemen kırallarına Tübba', Mısır kıratlarına Fir'avn denilirdi...

 

Hirakl'in îmân etmediğine bu hâdiseden sonra vuku' bulan Mûte harbi ile de istidlal ederler. ibni ishâk'ın beyânına göre bu harbe Hirakl yüz bin kişilik bir müşrik ordusu ile iştirak etmiştir. Bununla beraber yine de îmânını gizlemiş; bunları saltanatını korumak ve öldürülmekten korkmak gibi sebeplerle yapmış olması ihtimali üzerinde duranlar vardır. Ancak imam Ahmed'in «Müsned»inde şöyle bir hadîs vardır: «Hirakl Tebûk'ten Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e: Ben müslümanım diye mektup yazdı. Fakat Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

 

«Yalan söylemiş: Bilâkis o hıristîyanlığında dâimdir! Buyurdu.»

 

ibni Battal: «Bizce Hirakl'in alenen müslüman oluşu sahih değildir. Bizim bildiğimiz, onun saltanatını, kelime-i hakkı alenen söylemeye tercih etmesidir. Biz, alenen söylemedikçe bir kimsenin müslüman olduğuna kanaat getirenleyiz. Hirakl mükreh ve muztar değildi, ki, ma'zûr olsun! Onun işi Allah'a kalmıştır.» diyor.

 

«Erîsiyyîn» kelimesi hadîsin ikinci rivayetinde «yerîsiyyîn» şeklinde okunmuştur. Bu kelime «Ensin» ve «ırrîsîn» şekillerinde de. okunmuştur. En meşhur kıraeti «erişi yyîn»'dir. Mânâsında dahî ihtilâf olunmuştur. En meşhur kavle göre erîsiyyîn : Irgat ve çiftçilerdir. Cümlesinin mânâsı: «Sana tâbi' olan halkın vebali de senin üzerine olur.» demektir. Bunlarla bütün teb'a halkı kasdedilmiştir. Zira bu sınıf hem ekseriyeti teşkil et­mekte hem de kolaylıkla ram olmaktadırlar. Binâenaleyh Hirak1 müslüman olursa onlar da isîâmiyeti kabul eder; olmazsa onlar da kabul etmezlerdi.

 

Bâzıları: «Bunlardan murâd: Yahudilerle hıristiyanlardır.» demiş; bir takımları da insanları kötü yollara sevkeden kırallar olduğunu söylemişlerdir.

 

«Diâye» da'vet demektir. Bundan maksat kelime-i tevhîddir. «ibni Ebî Kebşe»'den murâd Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'dir. Vaktiyle Huzâa  kabilesinden ibni Ebî Kebşe bu hususta ona tâbi' olmamış. işte Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nâmında biri  Şi'râ denilen yıldıza tapmış, fakat Araplardan biç biri müşriklerin dînine uymamak hususunda bu adama benzetilerek kendisine burada îbni Ebî Kebşe denilmiştir. Ebû'l- Hasen Cürcânî'ye göre bu teşbih Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e düşmanlık için yapılmıştır. Bâzıları: «Bundan murâdları Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

 

«Ta'yîb değil, mücerred teşbihtir.» demişlerdir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in anne tarafından dedesine Ebû Kebşe denildiğini söyleyenler olduğu gibi, süt babasına Ebû Kebşe denildiğini ileri sürenler ve daha başka ibni Kebşe lerden bahsedenler de olmuştur.

 

Benî Asfar: Romalılar'dır. Bunların menşeleri hakkında da muhtelif kaviller ileri sürülmüştür. Ebû ishâk'a göre ishâk (Radiyallahu anh)'in neslinden Asfar b. Rûm'un sülâlesidir ki, Kaadî İyâd da bu kavli muvafık bulmuştur.